Göç olgusu ve mültecilik, yapay zeka, fotoğraf okuması, algı yönetimi, bakış açısı, siyaset, demokrasi, kapitalizm, hükümetler, insani değerler ve insanlık. Biraz daha zorlasam başlığa konuyla alakalı daha onlarca kavram sığrıdabilirdim..
Postu yapan meslektaşım bir kadın fotoğrafçı Dilan Bozyel.. Şahsen değil ama fotoğraflarından tanıdığım ve ortak mesleki platformlarda birlikte bulunduğumuz bir fotoğrafçı.
Sevgili Dilan Bozyel, güncel bir konu olan Fas ile İspanya’nın Ceuta sınırında cereyan etmiş bir olay sırasında çekilmiş (veya sonradan yapılmış) bir fotoğraftan oluşturduğu gönderisiyle bir fotoğraf okuması yapmış ve fotoğrafı gördüğündeki yaşadığı sarsıcı hissiyatın bağlamının, gördüğü şey değil, gördüğünün hatırlattığı şey olduğunu yazmış..
Linki incelemeyenler için gönderinin ana objesi fotoğrafı ve hissiyat anlatısını aşağıya ekliyorum..
Tarih boyunca insanlığın zulmüne ait binlerce fotoğraf gördük. Sadece son birkaç yılda savaşın, açlığın, yoksulluğun ve göçün sayısız görüntüsü geçti gözlerimizin önünden. Artık hiçbir fotoğrafın beni gerçekten sarsamayacağını sanıyordum. Sonra bu kareyle karşılaştım.
Fas ile İspanya’nın Ceuta sınırında, kayalıklardan kendi doğduğu topraklara doğru geri tırmanmaya çalışan bir adama; kendi ülkesinin askerinin yaptığı müdahale..
Ve çok uzun zamandır ilk kez içimden tek bir cümle geçti..
BIRAKIN DÜNYA YANSIN.
Bu fotoğraf beni, gördüğüm şey yüzünden değil; bana hatırlattığı şey yüzünden sarstı.
Mülteciler sınırlarda doğmaz. İnsan, sınırı geçmeden çok önce mülteci olur. Kendi ülkesi ona artık yaşayacak bir hayat bırakmadığında. Onurunu, umudunu, geleceğini yavaş yavaş elinden aldığında.. İnsan önce evine yabancılaşır. Sonra sokağına. Sonra diline. En sonunda da ülkesine. Sınırlar yalnızca haritalarda çizilir. Sürgün ise insanın içinde başlar. Kimse başka bir ülkeye aşık olduğu için gitmez. İnsan, ancak evi onu terk ettiğinde evini terk eder.
Bence artık, hepimiz terkedildik.
Fotoğraf gerçekten de çok etkileyici ve ürkütücüydü. Yazıya dökülen hissiyat anlatısı ise benim için fotoğraftan daha etkileyiciydi. Bu anlatının beni neden bu kadar etkilediğini düşündüm. Hem de bir kaç gün.. Bu yazıyı kaleme alırken de Dilan Bozyel’in kavrayışıyla benimkinin arasında bir çok benzerlik olduğunu farkettim.
Dilan’ın hatıratını fotoğraf tetiklemişti; benim hatıratımı da Dilan’ın hissiyatı.
Sonrasında Dilan’ın yazdıklarının altına gelen yanıt ve yorumları okumaya başladım.
Sayısı 200’ün üzerindeki yorumların çoğunluğun, yayınlanan fotoğrafın yapay zekayla oluşturulduğu ve gerçek olmadığı belirtilerek, konunun ana aksını yapay zeka ile üretilmiş fotoğraf nedeniyle gerçek olmaması üzerine kuruyor ve Dilan uyarılıyordu.
Sevgili Dilan ise konuyu fotoğraf üzerinden değil, olayın gerçekliği üzerinden kavramak gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Okudukça daha fazla dehşete düştüm.
Sonra minik bir araştırma ile haberin kaynağı olan videoyu X’te buldum, indirdim ve kare kare inceledim. X Linki burada
Olay aslında fotoğrafta okunduğundan daha vahimdi.
Mülteci -aslında taş da değil, askerin iki eliyle ancak kavrayın kaldırabildiği büyüklükte bir kaya parçasına maruz kaldıktan sonra da iki asker tarafından aynı anda joplanıyordu. X’ten indirdiğim videoyu ve yukarıda anlattığım olaylar zincirinin oluş anının kare kare video/fotoğraflarını yazıya ekliyorum.
Böylelikle belki biraz daha detaylı inceleyip ona göre durum sorgusu yapabiliriz..
taş atılma sonrası | 1. karetaş atılma sonrası | 2. karetaş atılma sonrası | 3. karetaş atılma sonrası | 4. karetaş atılma sonrası | 5. karetaş atılma sonrası | 6. karetaş atılma sonrası | 7. karetaş atılma sonrası | 8. kare
X’te bulunan Video | Olay Anı..
Bu olayda, kayanın büyüklüğü ne kadar önemli? 2 kiloluk bir kaya ile 8 kiloluk bir kaya arasında olayın olup-bitme şekli açısından ne fark var?
Olayı anlatmak için kullanılan fotoğrafın yapay zekayla üretilmiş olma ihtimali bu eylemi daha mı masum kılıyor?
Kaya! gibi gerçek ortada dururken fotoğrafın yapay zeka ile üretilmiş olmasını tartışmak bizi nereye yerleştiriyor?
İnsani duyarlılıklara ne oldu? Ne zamandan beri bu kadar android olduk?
Gençlik yıllarından beri yurtdışına göçü dönem dönem düşünmüş ama her seferinde farklı nedenlerle vazgeçmiş birisi olarak; buraya Dilan’ın hissiyatından, benim hatıratımı canlandıran kısmını bir kez daha eklemek istiyorum.
Mülteciler sınırlarda doğmaz. İnsan, sınırı geçmeden çok önce mülteci olur. Kendi ülkesi ona artık yaşayacak bir hayat bırakmadığında. Onurunu, umudunu, geleceğini yavaş yavaş elinden aldığında.. İnsan önce evine yabancılaşır. Sonra sokağına. Sonra diline. En sonunda da ülkesine. Sınırlar yalnızca haritalarda çizilir. Sürgün ise insanın içinde başlar. Kimse başka bir ülkeye aşık olduğu için gitmez. İnsan, ancak evi onu terk ettiğinde evini terk eder. Bence artık, hepimiz terkedildik.
Bu konuyla fazlaca ilgilenmem nedeniyle, sosyal medya algoritması da doğal sonuç olarak bu süreçte önüme göç ve mülteciler konusunu daha fazla çıkarmaya başladı. Bunlardan birisi yine instagramda, Kanada’ya göç etmiş bir gazeteci-yazar olan Ayşe Acar’ın yanlış adresteyim başlıklı bir gönderisiydi.. Gönderinin linki burada..
Gönderiyi ve makaleyi okuduktan sonra Ayşe Acar’ı merak ettim. Ayşe Acar, 2017’de çocuklarının geleceği için Kanada’ya göç etmiş. Göç sürecindeki deneyimlerini de kitaplaştırmış. Kara Karga Yayınları’ndan, Kanadalılaştıramadıklarımızdan Mısınız? ismiyle yayınlanmış. Kitabını ben de sipariş ettim.
Yukarıda da yazdığım gibi; “40 yıldır göç etmekle kalmak arasında savaşmış ve kalma kararından emin olamayıp, kendi içinde doğrulamaya çalışan bir fotoğrafçı, sanatçı vatandaş” olarak hala bu konuda karışığım.