La Paz | Bolivya

9. Gün | La Paz

Tüm gezi boyunca 4 farklı yerel rehberimiz oldu; Lima ve Nasca’da Ursula; sonra Cusco ve Kutsal Vadi’de bölgenin uzmanı Yanet, havaalanında karşıladı bizi. Aynı şekilde Juliaca’ya geldiğimizde ise Minton, Bolivya’da ise Eduardo. Mesafeler çok uzun olduğu için yerel acente böyle bir ayarlama yapmış. Türk rehberimiz Güneş ise İstanbul’dan beri bizimle birlikte. Hem Türk hem de yerel rehberimizin olmasından çok menmunuz. Yerel rehberlerimizin hepsi eğitimli ve gerçekten de iyi rehberler. Turu istediğimiz gibi olmasa da pazarlık şansımızı olabildiğince zorlayarak beğendiğimiz yerlerde esnetmeye çalışıyoruz.

Dönüş yolunda, daha önce Lima’nın kırsalında, Juliaca ve Puno’da gördüğümüz taksi çololara binmek istiyoruz ama rehberimiz Minton vakit yok diyor. Pedallılarından sınırda da olduğunu ve sınırı onlarla geçebileceğimizi söylüyor. Herkes kabul ediyor mecburen. 3-3,5 saat sonra sınırdayız…

Benim aklımda çololar var ama minibüsten inince karmaşadan ve karışıklıktan ben bile korkuyorum. Valiz kaybetme, çaldırma, peşinden koşmak gibi durumlar film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Fotoğraf makinesini bile çıkartıp fotoğraf çekmiyi korkuyorum. Meğerse herkes aynı korkuyu duymuş. Çoloya binmekten vazgeçip yürümeye karar veriyoruz. Yine de elimizde taşımamamız için Minton valizlerimizi iki çoloya yükletiyor ve başından ayrılmıyor. Biz Peru sınır karakoluna girip pasaportlarımızı işletiyoruz. Göç beyannameleri veriliyor mühür vuruluyor. Minton çok dikkatli olmamızı söylediğinde, hepimizde endişe biraz daha artıyor. Pasaport telaşı bittiğinde etrafa biraz bakabiliyorum. Sınır çok ilginç, kalınca bir urgan bir köprüyü ortasından ikiye ayırıyor. Yeril halk ve çololar, herhangi bir kontrola tabi tutulmadan pasaportsuz sınırın diğer tarafına geçebiliyorlarmış. Gerçekten de ortalıkta ne bir polis ne de bir gümrük memuru görünmüyor. Valizlerimizi taşıyan çololar önde biz arkada yürümeye başlıyoruz. Köprüyü ikiye ayıran urganın altından eğilerek sınırı geçiyoruz. Gözümüz bir taraftan çololarda… Neyse ki Bolivya’lı rehberimiz Eduardo çoloları alıp otobüse gidiyor biz de metruk, sıvaları dökülmüş bir bina olan Bolivya sınır karakoluna giriyoruz. İçerisi toz pislik içinde. Göç beyannameleri dolduruluyor yine ve sıraya giriyoruz. Hırsızlık ve yankesicilik olabileceği konusunda Minton’un uyarıları sonucunda herkes pür dikkat; yanımıza yanaşıp kalem satmaya çalışan çocuklardan dikkatle sıyrılıyoruz. En nihayetinde sıra bize geliyor ve memurların bulunduğu odaya giriyoruz. Duvarda devlet başkanı olduğunu düşündüğüm birinin fotoğrafı asılı. Çerçevenin kenarları yer yer kırılmış ve varakları dökülmüş. İçerde kesif bir koku var ama ne kokusu olduğunu ta ki memurun arkasında duran fotoğrafın biraz altında bulunan “WC” yazısını görene kadar anlayamıyorum. Memurlar asık suratlı ve mutsuzlar. Oldukça yavaş hareketlerle göç beyannamelerini ve pasaportlarımıza inceleyip, mekanik ve rutin bir hızla pasaportlara giriş damgasını basıyorlar. Dışarıya çıktığımda içerdeki kokudan bunaldığımı hissediyorum. Ekşi soğan kokan havadan biraz temiz nefes almaya çalışıyorum. Farkediyorum ki acıkmışız ve erzağımız da yok. Neyse ki Eduardo’nun otobuste sandeviç servisi yapacağını öğreniyoruz. Otobüse binip yola düştüğümüzde sandeviçler uçuşuyor havada ama yemek ne mümkün, sadece meyve suyunu ve krakeri yiyebiliyoruz. Bu arada grubun ikmalcisi Fatma kaşla göz arasında; bavulundan kuru üzüm, kuru kayısı ve pestil, bizim hanımda incir vesaire çıkartmış. Hep birlikte kuruyemişlerle midemizin susmayan gıcırtısını bastırıyoruz.

Minibüsümüz La Paz’a doğru Titikaka gölünün kenarından yola düşüyor. La Paz’ın kurulduğu coğrafya enteresan. 3800 metre yüksekliğinde yaklaşık 70 km. lik bir platonun sonunda; Andların üzerinde bir efe gibi duran 6438 metre yüksekliğindeki İllimani Dağı’nın eteklerinde, Chuquiago kovuğunda bulunan La Paz uzaktan görünmüyor. Kentin çevresinde ağırlıklı işçilerin oturduğu uydukent El Alto’yu geçip platonun sonuna gelindiğinde; koca bir çukurun içinde eskiden başkent olan La Paz karşımıza çıkıyor. Kovuk diyorlar ama koca platonun içinde oluşmuş Chuquiago, kovuktan çok adeta bir deprem göçüğü gibi. La Paz’da aynen Lima gibi İspanyol sömürgeciler tarafından, değerli metal madenlerine yakın olması nedeniyle bu bölgede kurulmuş. Bolivya bağımsızlığını tekrar kazanana kadar uzunca bir süre, İspanyollar bu bölgeden altın, gümüş, kalay gibi madenleri çıkartarak götürmüşler. Zaman içerisinde çukura sığmayan şehir, tepelere ve platoya doğru yayılmaya başlamış. Platoda bulunan El Alto denilen yeni şehir tamamıyla getto gibi. Şehrin yoksul ve emekçi kesimini barındırıyor. Gece ve gündüz arasındaki yüksek ısı farkından dolayı da metrpollerin aksine zenginler şehrin çukurunda yaşıyorlar. İstanbul’un Ulus’u ya da Etiler’i gibi bir başka şehir, bir başka yaşam oluşmuş. Ortalama gelir seviyesi 150-300 $ aralığında olmasına rağmen zengin bölgede ev fiyatları 2 milyon $’lara çıkıyor. Şehrin en yüksek noktasıyla en alçak noktası arasındaki yükseklik farkı 1000 metreye yakın. Bu yüzden de 1950’lerden kalma kamyonlar dolmuşlara dönüştürülmüş. Kapılardan sarkan kadınlı erkekli çığırtkan değnekçileriyle Topkapı’dan surdışına gidilen hatlarda olduğu gibi balık istifi toplu taşımacılık yapıyorlar. Lima’da da toplu taşımanın böyle olduğunu hatırlıyorum aniden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

sixteen − five =